gökkuşağı yolcusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gökkuşağı yolcusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mar 2016

                                            GEÇ KALINMIŞ BİR ŞÜKÜR YAZISI
   
      İyi şeylerin karşına ne zaman çıkacağını bilemezsin.
    
      Bazen bir tren yolculuğunda şarjının az, müziklerinin hep aynılaştığı, uykunun kol gezdiği bir anda ben geldim der. Yok meraklanmayın hayatımın fırsatını bulmadım! Sadece bir aileyle bir saatten fazla süre yolculuk ettik. Neyi Kimden Nasıl Ne zaman ve Nerde öğreneceğini bilmemek hayatın bize cik yapma hali yani sobelemenin en tatlısı….
    
     Tabi yolculuk ettik dediysem olay daha çok onlar aile saadetini (Maşallahımızı buraya bırakıyorum) sergiledi ben konuk oyunculuğu üstlendim.
  
      Kalbinizi bir kerpetenin ağzında hissettiğiniz oldu mu hiç? Ya da nefes almanın zorlaştığı? Bu zamanlar sık oluyorsa tebrik ederim şimdi beni daha iyi anlayacaksınız. Hayatımdaki küçük dertleri büyütüp dev kartopları haline getiren ben iyi bilirim bu hisleri. Gökyüzünün bile çirkinleştiği zamanlar olur eğer kalbinize temiz kan gitmiyorsa. Temiz kanın ciddi bir kalp hastalığı yoksa kalbe elbet gittiğini bilecek kadar biyoloji okudum ama benim temiz kandan kastım umut dolu, dua dolu düşünceler.. Bu durumda kalbin karardığı yetmezmiş gibi dünyanın en güzel yerinde bile olsanız fark edemezsiniz çünkü kalbiniz dertlerinizi beş çayına çağırıp dedikodunuzu yapmakla meşgul olur. Benimki de tam olarak bugünlerden birini yaşatıyordu. Ne trenin sesi, ne gökyüzünün göz kırparcasına maviliği, ne yan koltuktaki yolcu, geçtiğimiz yerler, bir saat önce tanık olduğum muhteşem mekanlar hiçbiriyle aynı galaksi de değildik ta ki durduğumuz istasyonda yanıma oturan aileye kadar. Bu kadar güzel şey dururken neden onlara ilgilendim derseniz, o an etrafımdaki her şeyden güzellerdi. Hayat enerjileri benim bile uyuduğum uykudan uyanmama yetti. Göz bebekleri kahkaha atan o üç insan bana nasıl umut verdiklerini bilseler keşke. Bir an kendimi, depresif düşüncelerimi, bir köşede küsmüş hayallerimi, rafta tozlandırdığım dualarımı ve yolculuğa çıkma sebebimi sorgulattı. Beni bu kadar heyecanlandıracak ne yaptılar derseniz onlar normal, olması gereken bir aileydi sadece. Yol boyunca oyunlar oynadılar, çocuklarının okul arkadaşlarından bahsettiler, komik hikayeler anlattılar, çocuk şarkıları söylediler. Yani sadece mutlulardı, yaşama sevinciyle doluydular. Dışardan bakınca Kaf dağından serin de dursalar elbette dertleri vardır biz insanız dertsiz yaşamak bu dünyada değil ama o an sadece yolculuğun tadını çıkarıyorlardı ve birbirlerinin gözüne sevgiyle bakmayı sanki yönetmeliklerine almışlardı.
     
     Dünya da herkes her şeyden nasibi kadarını alıyor. Yeri doldurulamaz acılardan, hüzünlerden, yalnızlıktan, umutsuzluk ve çaresizlikten ne kadar alıyorsak mutluluklardan, sevinçlerden, sürprizlerden ve güzelliklerden de o kadar alıyoruz aslında. Ya yaşadıkça gördükçe kalbin genişliyor, büyüyorsun yada tüm yaşadığın mutlulukları hüzünlerinin altına toplayıp bir karadeliğe dönüştürürsün ve ümit ışığın söner…

    Karadeliğe dönüşmeden o aileyle karşılaştığım için çok şükür.. İyi şeylerin ne zaman karşına çıkacağını bilemezsin.. Burası kocaman bir harikalar diyarı neticede.. 
  e posta : gokkusagiyolcusu@gmail.com

14 Şub 2016

MARİO’ YA MUTSUZ OLDUĞUMUZU SÖYLEMEYİN OLUR MU?

Neden mutlu olamıyoruz? Kendini jiletlemek isteyen Polyannalarla dolu her yer. Biz çocukken gerçekten mutlu çocuklardık oysa. Mutlu olmamız için küçücük şeyler yetiyordu. Kar yağınca okulların tatil olması- ki o hala büyük bir sevinçtir-, sabah yedide başlayan çizgi filmler, uttuğumuz tasolar, sokakta satılan dondurma, mahalle maçında büyüklerle oynamak, bayramlıklar, sapan, çamurdan yapılan pastalar, babanın kucağında ayakların yetmese de arabayı sen sürüyormuşsun hissi.. Ne zaman ki büyüttük beklentilerimizi o zaman hepimiz birer mutsuzluk makinesi olduk çıktık. Terminatöre gerek kalmadı. Yakında onun gibi ruhsuz birer makine gibi olacağız. İyi ki Mario bu günler için fazla yaşlı. Yoksa prensesi kurtarmak yerine Müslüm baba açıp mantarlarla dertleşiyordu. Ama o kafasını taşlara vura vura, o altınları toplayarak, bonuslarla devam etti yoluna. Bir oyun kahramanının prensesi kurtarıp mutlu olması için niye bu kadar çabaladık bilmiyorum ama bizim bu küçük hayat oyunumuzun da bir amacı var ve kazanmak herkesin hakkı. Kazancımızsa bir avuç mutluluk.
      Yaşadığımız her olay, düşüncelerimiz, hissettiklerimiz, birer tuğla aslında. Kendi dünyamızı oluşturan minik tuğlalar… Kötü tuğlaları temele koyar, iyileri atarsak dünyamız kararır o zaman. Hayat boyu hiç iyi bir şey yaşamasak bile dünyamıza açtığımız pencereden bakar umutlanırız; hava yine güneşli olacağı için. Kaldı ki her gün yeniden uyanan birinin hiç iyi bir şey yaşamadım demesi en az naylon bir çiçeğin kokusu kadar yalan.
     Derdimiz acılarımızsa, mutsuz olmak ve hüzünlü olmak arasında Ferhat’ın bile delemeyeceği dağlar kadar mesafe var. Hüzün bir arının bıraktığı iğnesiyken bile, mutsuzluk o an arının varlığını görememektir. İnsan Dünya ‘ ya baktığında bir arı için hüzünlenebildiği kadar insandır. Bunun mutsuzlukla alakası yok. Mutsuzluk nasıl nimetlerin içinde yaşadığını görememektir. Hayattaki dertlerle baş etme yöntemi olarak mutsuzluk otobanından gitmeyi huy edinmişiz bir kere. Keşif için çıktığımız bu dünya turunda, hiçbir şehri, ormanı, tarihi yapıyı, insanını, göremeden son bulmuş gibi. O yolun yorgunluğuyla… O yüzden bizi mutluluğa götüren yol ayrımlarını iyi seçmemiz gerek. Heybeye sadece mutsuzluk koymak, her molayı zehir eder. Biraz buradan, biraz şuradan bir tutam papatyadan mutluluk almak gülümsetir daima.

     Herkes sokakta oyun oynarken camdan bakan çocuk olmak da, gol sevinciyle arkadaşlarına gazoz ısmarlayan çocuk olmak da bizim elimizde. 
e posta : gokkusagiyolcusu@gmail.com

14 Oca 2016

GÜNDE ÜÇ DOZ EMPATİ

Balkanlardan gelen soğuk hava dalgasından sonraki en büyük sorunumuz, empati eksikliği. Bu kadar acının, yalnızlığın, sorunun, kinin, düşmanlığın, sefaletin, ağlayan anaların,  ölen insanların, başka açıklaması olamaz.
       Kime sorsan duyarlıyız ama;
       Neye?
       Kime?
       Hangi düşünceye?
       Hangi inanca?
Aynı düşüncede değilsek ya da aynı çizgi de değilsek duyarlı olmak şöyle dursun son derece öfke doluyuz. Hiç dinlemeden eleştirmeyi düzenli spor gibi yapar olduk. Kum torbası niyetine kullanıyoruz birbirimizi. Karşımızdakini anlama yolunda hep koşu bandında yürüyoruz. Artık kalplerimizle değil doğuştan ya da sonradan kazandığımız kimliklerimizle konuşur olduk. Oysa hepimizi aynı çamurdan yaratılmıştık. Neye göre üstün kıldık kendimizi. Nüfus cüzdanlarımızda bile iki renk ayrımı yapılmışken,  biz daha da çeşitlendirdik bu ayrımları: Kürt, Türk, fakir, zengin, Müslüman, Hristiyan, alevi, Yahudi, solcu, sağcı ve daha neler neler… Herkes kabilelere bölündü ve başlattık savaşlarımızı. Kimse kimseyi dinlemez anlamaz oldu. Ya empatimiz yavaş yürüdü ya da yargılarımız dört nala koşuyor. Önemli olan insanlık sözünü ilk çağ tabletlerinde bıraktık biz zaten. Empati, hoşgörü, dostluk, kardeşlik bunlar hep şehir efsanesi. İyi bir takım olmak çocukken oynadığımız yakar top da hâlâ.
       Oysa ne güzel çocuklardık biz. Her 23 Nisan da yusyuvarlak dünyanın üstüne el ele her renkten her ırktan çocuk çizerdik, hayal gücümüzün ve boyalarımızın yettiği ölçüde. O kadar genişti ki dünyamız içinde her rengi, her çocuğu barındırırdı. Yüzlerinde kocaman gülümsemeleriyle…
Şimdi o çocuklar birbirinin elini bıraktı. Dünyayı birbirine dar ediyorlar. Sanki anlaştıkları tek nokta huzursuzluk üstüne. Ellerinde bir kırmızı boya, herkes kendi oyununa dahil olsun istiyorlar. Birbirlerinin eli yerine kine, düşmanlığa, savaşlara, acıya tutundular. Dillerindeki çocuk şarkıları yerini ağıtlara bıraktı. Havai fişek diye molotoflara sevindiler. Şenlik yerine cenazelere katıldılar.
Mavisi yeşili karardı dünyanın, söndü umutları nice masumların. Şimdi sen, ben, o hala mı tutmayalım kardeşimizin elinden? Hala mı sarmayalım yaralarımızı? Açmayalım mı ellerimizi semaya kardeşimiz için, dünya için, insanlık için?

        Dünya bu kadar acıya dayanamayıp başımıza yıkılmadan sevelim tüm renkleriyle.. Okyanus kadar geniş kalplerimizi sıkıştırmayalım küçücük bir göle. Hepimiz aynı gemide aynı dalgalarla boğuşuyoruz. Batsak da yelken açsak da birlikteyiz. Bu kez ölümü taraflaştırmadan hatırlayalım ,ölenin insan olduğunu, can çekişenin bir şehir olduğunu, ağlayanın bir anne olduğunu, acının kemiklere kadar işlediğini bilerek ve hissederek..
 e posta : gokkusagıyolcusu@gmail.com

14 Ara 2015

PEŞİNDEN KOŞULACAK HAYAL ARANIYOR

      "Hayallerinin peşinden koş."  Küçüklüğümüzden beri hepimiz en az bir kere duymuşuzdur bu cümleyi.Belki mühim bir sınav öncesi ebeveyn gazı, belki  idealist bir öğretmen tavsiyesi, çok kitap okuyan komşunun akılda kalan cümlesi ya da bir kişisel gelişim klişesi. Aslında bütünlemeye kaldığımız konu hayallerimizin peşinden koşmak da değil. Peşinden koşulacak hayal bulmak da. Aradığınız hayallere ulaşılamıyorsa bir de iç sesinize yani yıldızınıza kulak verin derim. Meşgul çalsa da nezaketsizlik edebilirsiniz rahatça. Çünkü bir ayıya en değer verilen yerlerden biridir yıldız kümesi. 
      Küçükken geceyle oynanan en güzel oyundur: en parlak yıldızı sahiplenmek.Kurallar basit:  herkesin bir yıldızı olmalı ve bu en parlak olmalı.Hayallerimiz de böyle en güzel hayal bizim hayalimiz.Ben de bunu çok uzun yıllar sonra farkettim. Yıllardır gökyüzüne bakıp en parlağını bulmaya çalıştığım yıldızım, içimin bilinmeyenli denklemlerinde gizliymiş meğer.Hem harita hem define…
      Elime nasıl oynayacağımı bilmediğim bir oyuncak almış çocuk gibi; her yerini kurcaladım olağan merakımla..Çalışsın diye oradan oraya attım kalbimi, varolduğunu sonradan keşfettiğim yıldızımın yonttum kenarlarını. Bazen bir kenara attım yorgun düşmüşçesine, sonra bulamayınca koyduğum yerde aramaya koyuldum uzun zaman.Tekrar buldum kayıp bir ormanın derinliklerinde;güneşi görmüş yağmur sevinciyle.Şimdi aradan yıllar geçmiş ve ben açma kapama tuşunu yeni fark etmiş gibiyim. Keşke diyorum keşke..Kırmadan, hırpalamadan, vazgeçmeden, unutmadan parlatsaydım onu. Şimdi çocuk hüznüyle yeniden keşfettim yıldızımı.
    Hayallerimiz de karanlık gecede parlayan yıldız misali. Tüm geceyi aydınlatmasa da kalbimizin daracık odalarını günlük güneşlik yapan hayaller. Düşünürken tüm kalbini sıfırdan döşer gibi hayaller. Ateşböcekleri gözlerine misafir olmuş gibi. Zombi istilasına çare bulmuşken çay içmek gibi.Tüm dünya bu hayali duysa gülümseme çizgilerinden dünyayı üç kez dolaşırız gibi. Afrika’da saklama kabı kullanılması gibi.Bir kelebeğin üç kez gün batımı izlemesi gibi..tozpembe, deniz mavisi, fildişi, gül kurusu, yosun yeşili hayaller…
Bir çobanın kuzularını güderken masmavi bulutlara bakarak kurduğu hayaller hiç bitmesin ki, sinelerimiz de gökyüzü gibi yıldız dolsun.

Bulutlu gecelere inat yıldızların orada olduğunu hayal etmek umuduyla..

e posta: gokkusagiyolcusu@gmail.com


14 Kas 2015

MARSLILARA SELAM OLSUN

      Dünya kötülüklerle dolu bir yer. Hazır Mars’ta su bulunmuşken - toparlanın Mars’a gidiyoruz!- demek isterdim ama bulduğumuz ilk suyla hidroelektrik santrali kurmamızdan korkuyorum. O yüzden şimdilik bekleyelim derim. Hem yeni bir işe başvurduğunuzda bile eski iş yerinizden referans ya da görüş alıyorlar artık. Düşünsenize Marsın Dünyaya bizi sorduğunu!!!

     Ne anlatacağız? Sebepsiz yere ölen çocuklarımızı mı? Savaşlarımızı mı? Para için yaptıklarımızı mı? Paylaşamadığımız toprakları mı? Çöpleri bile ayrıştırmaya üşenirken insanları dinine, diline, rengine, milletine, ırkına, mezhebine göre ayrıştırdığımızı mı? Kırdığımız kalpleri mi? Balonlar yerine el bombalarıyla oynayan çocukları mı? İçimizdeki yangınları mı? Katledip betona maruz bıraktığımız doğayı mı? Birbirimizin yüzüne bakmazken sosyal medyadan yağdırdığımız beğenileri mi? Belki de bunlara gerek bile kalmaz. Bir sokak çocuğuna sorsalar yeter. Yani bu şartlar altına Marsta dayımız olsa yine de almazlar bizi. Kaldık yine buralarda. O zaman kendi yaralarımıza kendimiz pansuman yapacağız. Şimdilik Marslılara hesap vermesek de Dünya’yı Döndürene elbet hesap vereceğiz.

       Evet Dünya kötülüklerle dolu ama kötü değil…

      Hala iyi bir şeyler kalmış olmalı ceplerimizde ya da bir parça umut. Herkes için umut.. Her gün pencereme doğan güneş, her gece gökyüzüne serilen yıldızlar, dünyanın her yerinde gözlerini açan masumlar, sokakta satılan simit, çiçekçiler, komşudan istenen bir kase yoğurt, hala gönderilen mektuplar, satılan şiir kitapları, kütüphanelere giden insanlar, pazarda satılan pamuk şekeri,hala dinazora benzetebildiğimiz bulutlar, Dünya da iyi şeyler oluyor diyebileceğimiz şeyler..

      Biliyorum bunlar kocaman bir yangına atılmış bir kova su gibi ama İbrahim’e su taşıyan karıncanın umuduna yürek ister. Dünya’nın yangını hiç bitmez belki ama ben çay kaşığıyla da olsa su atmayı balkondan izlemeye tercih ederim… Marsa ve varsa marslılara selam, Dünyada yaşamaya devam.... e posta: gokkusagiyolcusu@gmail.com